Current affairs - Media - Cinema - Music - Literature - Miscellaneous
Hot topic: Analysis Fethullah Gülen (Dutch)
Tuesday, January 19, 2010
Saturday, November 7, 2009
Demmê
Prepare for a journey… Or actually, don’t bother, because you will be plunged into it so abruptly, that you will not know what’s happening to you.
It all starts with a small taste of the matchless shelpe technique, immediately followed by the common but oh-so-mighty sound of the baghlamas taking it over very smoothly. Do not give up on the shelpe so soon though! Like the indispensable percussion which in the meantime also entered the scene, it will follow you throughout the journey and, trust me, you will not regret that for a moment.
And then, all of a sudden, you become hypnotized by two voices as soft as silk welcoming you to the mystic ritual of the sema with the most exotic words you have ever heard: “How beautiful is the demmê, come and let us perform the sema with love.”
Even though you do not understand the language, you have become so inspired by the experience already that you know you are listening to an invitation to brotherhood which defies all religious symbols, a motivation for boldness against tyranny and a cry for a chainless, bright future all in one. Yes, you realize that it actually is a happy, optimistic song, so, if it was not for your shyness, you would turn up the volume, get of your chair and commit yourself to the dangerously seducing beat.
Indeed, the tempo has been very lively till now and the recurring sudden but smooth, small rhythm changes you manage to notice now and then, contribute to the overall satisfaction. Hence your wish that this very experience will last as long as possible… but, what is that? All of a sudden the baghlamas quiet down! They make way for the ubiquitous percussion, followed by the silky voices you have become accustomed to by now but they seem to be drawn into some sort of a big rhythm twist! Will you be able to cope with this? Everything was going so fine, why the sudden change?
Ah! The two baghlamas enter the scene once again, in such a way that you literally get goose bumps! They seem to be engaged in a playful conversation with each other, demanding the rest of the orchestra to follow their lead. And while the silky voice starts glorifying his "modest pir who has such colourful eyes", you realize that there is nothing wrong with the big twist (which actually was nothing more than a smooth transition) because you become as inspired by the new rhythm as you did by the previous one. Now it is time to sit back, maybe even close your eyes and enjoy the calm yet still exciting tempo; let the story be told by the silky voice and the playful sounds of the musical instruments.
And then you begin to understand that the inevitable finale is at hand, but “No,” the orchestra says, “we will not end this epic tale with a simplistic fade out; we will not let you go out of this trance so easily. With our mystic repetitions, accompanied by the piercing sounds of the ever-present percussion, we will make sure that the story we just told will echoe further in your head perpetually: `mmm leleh, mmm leleh, mmm leleh, mmm leleh…`, `shah! shah! shah!`, and in case you are still not convinced: `SHAH!`.” It is the climax of it all, not the end.
Now you are certain that it was not “just another song” you just listened to. It was a divinely inspired saga, a manifestation of the centuries-old Anatolian spirit, a hypnotizing mixture of shamanism and Sufism which took you out of your seat and placed you right in the middle of something you had never experienced before, something you never knew it existed. That is why at the moment your hand is looking for the play button again for another listen. You’re welcome.
(or maybe I’m just piffling…)
Monday, June 29, 2009
Saturday, June 20, 2009
Hesap veriyorum
Yanlış hatırlamıyorsam, 16-17 yaşlarındaydım, Hollanda’nın en büyük günlük gazetelerinden birine, De Volkskrant’a aboneydim. Böylelikle hergün gündemi takip edebiliyor, özellikle yorum sayfalarını dikkatlice okuyordum. O dönem Türkiye hakkında bayağı yoğun bir şekilde haberler yayımlanıyor ve bu durum haliyle yorum sayfalarına da yansıyordu.
Bir gün dikkatimi Hollanda’da sürgünde olan İranlı yazar Kader Abdollah’ın haftalık köşesi çekti; o günki yazısında, İran’dan kaçarken Türkiye’de yaşamış olduğu sorunları işliyor, Türk polisi hakkında demediğini bırakmıyordu. Yaşadıklarından ötürü Türk güvenlik güçlerine karşı büyük bir kin beslediği apacık ortadaydı. Ben ise bundan gayet rahatsız olmuştum. Gazetede çıkan haberlere yönelik tepkilerimi daha önce de kâğıda döküp, okuyucu yorumları bölümünde yayımlanmak üzere gazeteye yollamışlığım vardı ve bu sefer de sessiz kalamayacağımı düşünerek aynısını yapmaya karar verdim. Nasıl oluyordu da elin İranlısı benim milletimin güvenlik güçlerini böylesine karalayabiliyordu?!
Lafın kısası, sanırsam özellikle gurbette yaşayan Türklerde (kabul, anlaşılır bir şekilde) kendini gösteren milliyetçilik damarı bende de kabarmış, adamın tam olarak ne yazdığını önemsemeyen şahsımı otomatikman savunmaya itmişti. İşte bu damar ki, hayatım boyunca şahsım üzerinde etkisini göstermeye devam edecek, lakin aynı zamanda olgunlaşmama elbette asla engel olamayacaktı.
Olgunlaşmadan kastım şu: olaylara gitgide daha rasyonel bir gözlükten bakmaya başlıyordum, daha doğrusu, dürüstlük adına, bakmak zorunda kalıyordum. ‘Zorundaydım’ dememin sebebi, Türkiye’nin zaaflarını ilgilendiren konular hakkında gayri-Türklerle girdiğim tartışmalarda hep ama hep savunmaya geçen ben, kendimle daima çelişki içine düstüğümü farketmeye başlamıştım. Dilim X diyor, ama zihnim bunun doğru olmadığını, aslında Y demem gerektiğini hatırlatıyordu bana.
İşin garibi, aynı konular hakkında Türklerle girdiğim tartışmalarda ise, tam tersi bir tavır sergiliyerek, Türkiye devletini savunmak yerine, onu acımasızca eleştiriyordum. Bu tezat bir arkadaşa göre gayet doğaldı, zira Türklerin genel huyunun bir yansımasından başka bir şey değildi: kendi aramızda ülkemize en ağır lafları ederken, başkalarının yanında burnundan kıl aldırmıyoruz.
Bu çelişkiler içinde yüzerken bir gün okuduğum üniversiteden bir davetiye geldi: fikir özgürlüğü hakkında bir sempozyum düzenlenecekti ve benim de Türkiye’deki fikir özgürlüğü hakkında bir sunum yapmamı istiyorlardı. Fazla itiraz etmeden davetiyeyi kabul ettim, ama asıl zorluk şimdi başlıyordu. Zira, hepimizin malumu, Türkiye fikir özgürlüğü konusunda pek cennetlik bir ülke sayılmaz ne yazık ki. Ama bu durumu Türk olmayanlara nasıl anlatabilirdim? Ülkemi onların karşısında nasıl karalayabilirdim?
Yeterince düşünüp taşındıktan sonra, Türkiye hakkındaki görüşlerimi dürüstçe dile getirmekten başka bir çaremin olmadığı kanısına vardım. Hatta, konuşma metnimi kaleme aldığımda aslında meselenin ülkeyi karalamakla zaten hiçbir alakasının olmadığının farkına varıyordum. Mesele sırf bürokrasinin çarpıklığını, ayrıca Batı’nın Türkiye karşısındaki ikiyüzlü tutumunu ve bu tutumun Türkiye’de yol açtığı çıkmazları, kapanış olarak ise geleceğe olan umudumu dile getirmekten ibaretti! Sonuçta, genel olarak hâlâ daha arkasında durduğum, nazarımda gayet dürüst ve objektif bir konuşmaya imza atmıştım. [Hollandaca metne şuradan ulaşılabilir]

Gelelim bu yazıya önayak olmuş asıl meseleye. Geçtiğimiz günlerde Yargıtay, Kızıltepe’de babasıyla birlikte polis kurşunuyla vahşice öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz davasında, söz konusu polislerin meşru müdafaa sınırları içerisinde davrandığına hükmetti. 2004 yılında gerçekleşmiş cinayet sonrası açılan davanın seyrini medyadan takip eden ben, bu karar sonrası beynimden vurulmuşa döndüm. Devlet Baba bize çocuk sırtına yakın mesafeden sıkılan 13 kurşunun meşru müdafaaya girdiğini söylüyordu, utanmadan, sıkılmadan, vicdanı sızlamadan. Böyle bir mantıksızlığa nasıl imza atılırdı?
Ama fazla sürmeden Devlet Baba’nın altına imza attığı bütün o diğer mantıksızlıklar geldi aklıma. Birkaç örnekle özetlemek gerekirse:
- Emniyet güçlerinin kurşunuyla veya işkencesiyle öldürülmüş o diğer suçsuz canlar, Engin Çeberler, Festus Okeyler, Baran Tursunlar, Çağdaş Gemikler, Feyzullah Eteler ve daha niceleri [1]; faillerin cezalandırılması yerine, davayı açanların sindirilmesi;
- Söylemediği bir sözün kendisine mal edilmesiyle (mahkemenin de onayıyla) halk nezdinde öcüleştirilen Hrant Dink’in, ihbar gelmesine karşın, cinayetinin önlenmemesi ve ölümünden sonra ailesinin yaşadığı haksızlıklar, katillerinin kahramanlar gibi ağırlanması;
- Polisin arkalarından kahramanca (!) yanaşmasıyla kafalarına dipçik üzerine dipçik yiyen çocuklar; [1]
- Dergi dağıttığı için sokak ortasında polis kurşunuyla felç olmaları yetmiyormuş gibi, Devlet Baba tarafından bir de şüpheli muamelesi gören çocuklar [1];
- ve liste uzayıp gider (vallaa).
İşte bu tür (münferit?) olayların toplamı, temel haklar konusunda resmen yerinde saymamız, hatta gerilememiz, Uğur Kaymaz davasındaki akıl almaz beraat kararıyla birleşince, benim için bardak taşmış oldu (ki, aslında çok geciktiğimin farkındayım) ve bendeki o yukarıda bahsettiğim otosansür zedelenip o an için resmen yok oldu. Ve sonuçta bu vahim bir insanlık suçudur diyerek, haberin, Türk olsun, olmasın, herkesle paylaşılması gerektiği kanısına varıp, “İşte Türk adaleti.” içerikli İngilizce bir mesaj yayımladım (hani bir deyim vardır ya: Allah’ın bildiğini, kuldan mı saklayacağım?). Çünkü Türk olsun, olmasın, toplumsal farkındalık (public awareness) adına herkesin bu olayı duyma hakkı ve hatta mecburiyeti olduğuna inandım. Çünkü yıllardır değişmeyen bu rezilliğin, susup kabullenmek yerine, bahsettiğim bu toplumsal farkındalığa yaptığım naciz katkı sayesinde belki azaltılabileceğine inandım. Ama aslında en önemlisi, 12 yaşında hayata veda eden ve ölümünden sonra bile hakkı teslim edilmeyen Uğur’un, Türk olsun, olmasın, mümkün olduğunca fazla insanın zihninde, kolektif bir hafızada yaşamaya devam etme hakkına sahip olduğuna inandım.
Ama sen misin paylaşan? Türkiye’yi karalamakta olduğumu, dolayısıyla mesela turizm gelirlerine kastettiğimi belirten tahmin edilebilir tepkiler mesaj yoluyla, e-posta yoluyla şahsıma ulaştırıldı.
Ne yazık ki ben, bu tür tepkilerin geri kalmış ülke edebiyatından başka bir şey olmadığı kanısındayım. Halkını çarpık ekonomik siyasetiyle (turizm dahil) fakirliğe mahkum eden devlet, bu fakirliği insanlarını “Aman, ülkenin imajını düşünün!” diye susturmak için kullanan yine aynı devlet.
Ha, içiniz bence rahat olabilir, telaşa mahal yok. Türkiye’de tatilini geçiren ortalama turist profili hepimizin malumu zira: her şey dahil otellerinden dışarı çıkmayıp yurdum insanına zaten pek bir şey kazandırmayan bildiğin Ruslar ve batılı ülkelerin alt tabakalarından gelen göbeğini kaşıyanlar. Ülkeye ekonomik yatırım yapanlar ise şeyhler, coniler, kızıl oligarklardan ibaret. Yani bildiğin apatik, hak-hukuğu takmayan insanlar. Bunlar mı Uğur’un yaşadıklarından, daha doğrusu, artık yaşayamayacaklarından etkilenecekler?
Her neyse. Biz olayın üzerini örtmeye çalışaduralım, Kaymaz davası artık AİHM yolunda ve bunun sonucunda Türkiye’ye yine yeniden ağır bir cezanın geleceği kesin. Şimdi sormak gerek: vatanı asıl maddi zarara uğratan, dünya kamuoyu karşısında mahçup duruma düşüren kim? Ben mi yoksa akıllanmayan, akıllanmak istemeyen bürokratlarımız mı? Kimin vergisiyle ödeniyor sanıyorsunuz Türkiye’nin yediği onca ceza?
İşte ingilizce yayımladığım söz konusu mesaj, aslında bu yüzden aynı zamanda turnusol kâğıdı işlevi de gördü. Rezilliğin daniskası olan cinayetin kendisi ve bu rezilliğe imza atanlar değil de, her zamanki gibi, olayın gündeme taşınması tepki topladı. "Aman, aramızda kalsın! Komşular duymasın!" telaşına kapıldık, "Biz kendi aramızda hallederiz!" dedik. Valla böyle suskun kaldıkça bence nah hallederiz...
Son olarak bir başka, üzerinde asıl kafa yorulması gereken ‘imaj sorunu’na dikkatinizi çekmek istiyorum: anne Makbule Kaymaz’ın üç çocuğu daha var. Benim merak ettiğim, bu üç çocuğa, kardeşlerini sadece öldürmeyip, sorumluları ayrıca serbest bırakan Türkiye Cumhuriyeti'ni nasıl sevdireceğiz? Bu çocukların ve arkadaşlarının dağa çıkmaları nasıl, hangi argümanlarla önlenecek? Yani, bir başka deyişle, PKK gibi illetlerin kökü nasıl kurutulacak? Ellerine bu tür kararlar sayesinde inanılmaz fırsatlar geçen bu parazitlerin küçük çocukları kandırıp siper olarak kullanmalarının nasıl karşısına geçilecek? Devlet Baba imajımızın bir de bu boyutunu düşünüyor mudur acep? Yoksa ‘imaj’ dediğimiz hep dışa yönük olan bir meret mi?
Evet, fikrim değişmedi: elimden gelse, tüm dünyaya bildirirdim bu insanlık suçunu. Çünkü uzaktaki o bilinen (daha doğrusu, bilinmeyen) köyde yaşayan insanların hayatlarına saygı, öncelikle o köyün tanıtımından geçiyor. Vatan ne turizm geliridir, ne imajdır, ne de topraktır; vatan, o toprak üzerinde yaşayan insanlardır.
İşbu hesabın kabul olması ümidiyle, esen kalın.
Tuesday, January 6, 2009
Back to the future
During the July War (2006, Lebanon, remember?) there was this report that Israel had carried out an attack on an aid ship which was on its way to Lebanese civilians. A day after, I was watching CNN where Middle East correspondent Wolf Blitzer was explaining the viewer why Israel had good reasons to be beware of the coasts, for Hezbollah militants had the means to carry out terrorist attacks on Israel from the sea. Yes, the 'impartial' news channel CNN seemed very keen to play official Israeli press agent service once again.
Immediately after Blitzer's report, I turned to Youtube to find out whether someone had put it on-line so I could watch it again. Alas, that wasn't the case but instead, I stumbled upon another very interesting video where Blitzer was also stealing the show... NOT:
20 years ago, on a conference at the University of Pennsylvania, Wolf Blitzer tried really hard to be a match for Norman 'American Radical' Finkelstein in a discussion about the Israeli-Palestinian conflict, but failed miserably. Below you can find the 55-minute-version of this 'clash'; needless to say that the topics and the arguments delivered can still be considered relevant today. In fact, it proves once again that Hegel was right when he said: "Was die Erfahrung aber und die Geschichte lehren, ist dieses, daß Völker und Regierungen niemals etwas aus der Geschichte gelernt und nach Lehren, die aus derselben zu ziehen gewesen wären, gehandelt haben." (well, he was German wasn't he? - alright, here is the English translation: "What experience and history teach is this -- that people and governments never have learned anything from history, or acted on principles.")
Sunday, December 28, 2008
Ku.Ba about Cuba

The time has come to pay my respects to the piece of art which constituted the inspiration for the tagline of this blog: Soy Ku.Ba meets Soy Cuba.
First some general information to start with (lazily copy-pasted from Wikipedia):
Soy Cuba (meaning I am Cuba) is a Soviet/Cuban film produced in 1964 by director Mikhail Kalatozov at Mosfilm. The movie was not received well by either the Russian or Cuban public and was almost completely forgotten until it was re-discovered by filmmakers in the United States 30 years later. The movie's acrobatic tracking shots and idiosyncratic mise en scene prompted Hollywood directors like Martin Scorsese to begin a campaign to restore the movie in the early 1990s.
Well, thank you very much Mister Scorsese.
I won’t beat about the bush: Soy Cuba had a very unpromising beginning for me. Of course, I knew in advance that I could look forward to a piece of communist propaganda, but the immediate usage of extremely simplistic caricatures really put a damper on my other, high expectations of the film.

The American tourists in the hotel lounge for instance, are portrayed very weakly: the acting as well as the dubbing are awfully poor, deepening the impression that you’re watching a bunch of fake characters. In addition, during these scenes the music is disturbingly noisy (the bells and whistles on the terrace) and tedious ( " amor loco, loco loco ∞ " ). On the other hand though, the highly praised camera shots really meet the expectations during the intro and the terrace scene (especially when the camera dives into the swimming pool without any interruption) but unfortunately fail to do so in the bar where the camera tries to pass through bamboo sticks which causes a rather messy appearance.
But thankfully, the far-from-exciting segment with the prostitute ends quickly to make way for the story of the sugarcane farmer with which the movie starts to get a lot more interesting. This second segment is a short but powerful account of the suffering of dispossessed farmers, accompanied by charmingly sultry shots of the cane field and the hard blue (!) sky above (yes, I'm aware I was watching a black-and-white movie; you figure). And, it has to be said: what an impressively muscled pair of arms the old man had! (see image)
This is also the moment where the acting gets better and the music more pleasant. But of course it’s still the cinematography stealing the show with its beautiful panoramas and extremely distinct camera takes. It obviously reaches its peak during the mass funeral scene. For me personally, the scene where the cigar workers hang out the flag, after which the camera flies across it to reveal an exceptionally wonderful Havanese street view, was a true moment of goose bumps. (see image: if you look closely, you can notice the robe to which the camera seems to be attached)
The voice-over also deserves a small mention: on the whole, it is a welcome accompaniment - serene and sufficiently poetic.
But in the end, Soy Cuba still remains propaganda of course and for a piece of art that will always be a burden because of the forced symbolism indissolubly attached to it. Worth to mention in this case is for example the scene with the shot pigeon and, again, the ones with the snobby Americans (including the marines). Nevertheless, all the weak points of the movie are more than sufficiently compensated by the impressive cinematography, the, generally speaking, very interesting story and the beauty which is already inherent in Cuban nature and population. Great title, great movie.

Subscribe to:
Posts (Atom)


