And he thought: Let him bring a false accusation against me and have it exposed. I shall stand there, Promethean, saying: "Behold me, I am wronged. " Then let him bring any other accusation against me, even a true one. The Great Houses will not believe a second attack from an accuser once proved wrong.
-- Frank Herbert imzalı, Dune (Çöl Gezegeni) kitabından bir bölüm (alıntıda Baron Harkonnen kendi kendine konuşmakta).
Muhalefetin (konumuz gereğince: CHP’nin) ve yargının AKP’ye karşı sergiledikleri tutumu izledikçe, Dune romanından alıntıladığım yukarıdaki bölüm gelir aklıma. Bir yanda defalarca yenildiği halde güreşe doymayan (bildiğin ‘loser’) Deniz Baykal ve saz arkadaşları, diğer yanda da 1980 darbesi anayasasının yılmaz savunucusu Abdurrahman Yalçınkaya ve korosu. Siyaset meydanında asla galip gelemeyeceklerini bilir bu arkadaşlar (belki de galip gelmek istemiyorlardır bile?), bu yüzden hep başka yollardan vurmaya çalışırlar ‘darbelerini’. Geçmişte böyle olmuştur, günümüzde de aynen tekrarlanmaktadır bu bilinen senaryo.
Deniz Baykal’ın geçtiğimiz seçimler öncesi meydanlarda yaptığı propagandadan tek hatrımda kalanlar, ya Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlunun ‘gemiciği’ ile, ya da AKP kadrosunun (sözde veya özde) anti-laikçi tutumuyla ilgili verdiği demeçleridir. Elbette bu konularda (yolsuzluk ve laiklik) bahsi geçen kadronun sicilinin tertemiz olduğunu ileri sürecek değilim, lakin her Allah’ın günü bu konulara odaklanmak, aklı başında bir politikacının, hele hele kendisini ‘solcu’ olarak göstermeye çalışan bir politikacının yapacağı bir iş değildir. Zira:
1) Solcu dediğin, medyanın dikkatini öncelikle halkın günlük hayat kavgasına
çekmelidir. İşçisi, çiftçisi, sigortasını ödeyemeyeni, ilacını alamayanı, fikrini ifade edemeyeni, kendisini her nedenden dolayı olursa olsun (etnisite, din, yaşam tarzı vs.) azınlıkta hissedeni; bütün bu insanların birincil derdi Burak’ın gemiciği veyahut Münevver Arınç’ın başörtüsü değildir. Bütün bu insanlar kendilerine yardım eli uzatacak, yanlarında duracak güçlü bir politikacı bekler; bu yardım eli gelmesi gereken yerden (‘sol’dan) gelmeyince de, haliyle, her yanından samimiyetsizlik fışkıran ama romantik vaatlerde bulunan o malum ‘diğer taraf’a yönelirler. Sonrasında da kimse bu insanları “Bir çuval kömürle kandırıyorlar sizi!” diye suçlayamaz!
2) Belirtildiği gibi, yolsuzluk veya laiklik fakir halk yığınlarının umrunda değildir. Dolayısıyla suçlanan isimler, bu konularda sabıkalı olsalar bile (bkz. yukarıdaki alıntı: “... even a true one...”), halkın gözünde asla mağlup gelmezler. Tam tersi, muhalefet hep aynı suçlamaları tekrarladığı için, bu suçlamalara ‘Kasımpaşalı’ ve ayrıca ‘dini bütün’ bir tavırla adeta göğüs geren ‘kahraman’larına olan saygıları, daha da artar. Bunun üzerine bir de, son zamanlarda halkın gözünde zaten iyice öcüleşmiş bir kurum haline gelen yargı, klasik yasakçı tutumunu yine yeniden sergilemeye başladığı vakit, ‘mağdur’ rolüyle Oscar’a aday gösterilesice kahramanımızın artık iyice Prometeleşmesi* kaçınılmaz olacak, dolayısıyla meydanlarda da lafı gediğine oturtmamak için hiçbir neden kalmayacaktır: "Behold me, I am wronged!" (parti kapatma davası açılır açılmaz AKP’lilerin meydanlarda ve medyaya verdiği demeçler bu tezimi de doğrulamakta zaten).
“Filler tepişir, çimenler ezilir.” Günümüz Türkiye’sinin içinde bulunduğu durumu anlatan daha iyi bir söz yoktur herhalde. Zira, son aylarda Türk medya gündemini meşgul tutan başlıklara bakacak olursak (cumhurbaşkanlığı seçimi etrafında dönen oyunlar, PKK, başörtüsü krizi, derin devlet sorunu ve şimdi de parti kapatma davası), fillerin hep tepişmekte olduğunu ve bu tepişmenin sonunun muhtemelen hiç gelmeyeceğini görürüz. Bu arada olan, daima güzelim çimenlere ve o çimenlerde yaşayanlara oluyor tabi. Bundan sonra kim takar artık Tuzla'yı, SSGSS tasarısını, işsizliği, azınlıkları, 301'i..?
Bonus - Asıl gündemde olması gereken konulara dair birkaç yazı:
* Alıntıda da bahsi geçen Prometheus’un hikayesi için tıklayınız (pdf, 79kb).